Header Band Image

Yazın En Güzel Ritmi: Nilay Sabuncuoğlu’nun Kaleminden ve Kadrajından Bir Yaz Sofrası Hikayesi

Yaz sofraları sadece yemek yediğimiz alanlar değil; rüzgârın kokusunu, günün en yumuşak ışığını ve sevdiklerimizle paylaştığımız uzayan sohbetleri ağırladığımız birer sahnedir.


Rafine estetik algısı ve dingin kadrajıyla yaşam sanatına ilham veren Nilay Sabuncuoğlu ile denizin hemen kenarında, zamanın ritmini yavaşlatan bir yaz sofrasında bir araya geldik. Kendisinin deneyimlerinden yola çıkarak, yıllar içinde yaz masalarının vazgeçilmezi haline gelen zamansız detayları ve çabasız bir sofra kurma felsefesini konuştuk.

first_section_img

Nilay Sabuncuoğlu Anlatıyor: Denizin Kenarında Zamanı Durduran Sofralar


Denizin hemen kenarında kurulan yaz sofralarının başka bir zamanı oluyor.

Belki ışığın gün batımına doğru masa boyunca dolaşmasından… Belki rüzgârın masaya karışmasından… Belki de denizin her şeyi biraz daha yumuşatmasından.


Sanki o sofrada hiçbir şeyin acelesi yok. Uzayan bir öğle… Bitmesini istemediğin bir yaz hissi gibi. Işık, rüzgâr ve mevsim kendiliğinden masaya karışıyor. Geriye yalnızca onları biraz daha görünür kılmak kalıyor.

İşte benim için yaz sofraları da tam burada anlamını buluyor; sevdiklerimle aynı masanın etrafında toplandığımız, zamanın biraz yavaşladığı o anlarda. Açık hava sofralarının zamanı gelmişken, yıllar içinde yaz masalarımın vazgeçilmezleri haline gelen birkaç detayı bir araya getirdim.


Işığın Masada Dolaşmasına İzin Vermek


Yaz sofralarında camın ışıkla kurduğu ilişkiyi bir başka seviyorum. Çünkü cam, ışıkla başka türlü konuşur; onu geçirir, çoğaltır ve masaya hafif ışıltılar bırakır.

Bu yüzden yaz sofralarında cama biraz daha fazla yer açıyorum. Farklı yüksekliklerde birkaç mum yerleştiriyorum. Açık renk örtüler, şeffaf camlar ve küçük ışık yansımalarıyla birlikte yazın hafifliğini masaya taşımaya çalışıyorum. Masada doluluk kadar boşluk da önemli. Masanın her köşesini doldurmamaya özen gösteriyorum. Biraz boşluk kaldığında hem masa nefes alıyor hem de ışık kendine yer buluyor.


Renkleri Doğadan Ödünç Almak


Bir masa kurarken renkleri seçmeye çoğu zaman doğadan başlarım. Bazen gün batımının pembesi yol gösterir. Bazen sabah ışığının serin mavileri. Bazen de zeytin yapraklarının o mat ve sakin yeşili.

Bana göre en zamansız paletler, doğanın kurduğu geçişlerde saklı. Renkleri seçerken birebir eşleşmeler aramıyorum. Doğada olduğu gibi, tonların birbirine yavaşça yaklaşmasını seviyorum.


Paşabahçe’nin turkuazları ve mavileri de bana hep bu kıyıyı hatırlatıyor: Bodrum’un gün içinde sürekli değişen denizini ve ışıkla birlikte dönüşen renklerini. Beyaza çalan taş evler, zeytin ağaçlarının yumuşak yeşilleri ve gün boyunca ışıkla birlikte değişen deniz tonları da bu masanın bir parçası oluyor. Sofrada birkaç salkım üzüm ya da mevsiminden toplanmış birkaç dal ve meyve olduğunda, bu palet kendiliğinden tamamlanıyor.


Çiçekleri Kendi Haline Bırakmak


Çiçeklerde beni en çok etkileyen şey, bahçeden az önce sofraya taşınmış hissini korumaları. Bu hissi bazen bir dal zeytinle, bazen birkaç yabani çiçekle, bazen de masadaki limonların ya da incirlerin kendi yapraklarıyla yaratıyorum.


Tasarım olarak kusursuz görünmelerinden ziyade, sofraya yeni toplanmış gibi tazelik hissini vermelerini seviyorum. Bu yüzden onları vazoya koyarken fazla düzeltmemeye, dalların kendi doğal yönlerini bulmasına izin vermeye çalışıyorum. En sevdiklerim, büyük ve iddialı aranjmanlardan ziyade, bize bahçeyi hatırlatanlar… Sanki birisi sabah erkenden bahçeye çıkmış, birkaç dal kesmiş ve öylece sofraya bırakıvermiş gibi.


Masaya Bir Hikâye Bırakmak


İster masada kullanılan bir renk ister bir desen ya da küçük bir detay olsun; benim için bir sofra kusursuzlukla değil, yaşanmışlıkla kurulur.

Bu yüzden bir sofranın güzelliğini, parçaların birbirine benzemesinden çok, birlikte oluşturdukları dengede buluyorum. Antikacıdan alınmış bir tabak, aileden kalmış bir servis parçası ve yeni bir parça aynı masada kendiliğinden bir uyum yakalayabiliyor. Bir seyahatten getirilen küçük bir hatıra, bir önceki yazdan saklanan birkaç deniz kabuğu ya da yıllardır şansına inandığım bir nazar boncuğu… Belki de sofrayı gerçekten bize ait hissettiren, zaman içinde toplandığımız bu küçük izlerdir.

Bir sofranın hikayesi, masaya koyduklarımız kadar bulunduğu yerle de şekilleniyor. Bu yüzden mevsimin, kıyının ve rüzgârın da masaya karışmasına izin vermeyi seviyorum. Denizin kenarında kurulan bir sofrada doğa da masanın bir parçasına dönüşüyor. Rüzgâr peçeteyi hafifçe hareket ettiriyor, örtüyü dalgalandırıyor, mumun yönünü değiştiriyor. Böylece bulunduğumuz yer de sofranın hikayesine dahil oluyor.


Dört mevsimin her birinin kendine ait bir dili var. Yazın dili ise bana hep biraz daha hafif, biraz daha yavaş, deniz ve rüzgarla şekillenmiş gibi geliyor.


Umarım bu yaz da sofralar; sevdiklerinizle, uzun sohbetlerle ve mevsimin kendiliğinden getirdiği güzelliklerle dolu olur.


Nilay Sabuncuoğlu’nun sofrası için seçtiği zamansız parçaları keşfetmek için tıklayın. 🧿

third_section_img
Paşabahçe
Bize Ulaşın0850 222 1935

Bizi Takip Edin

Mobile Uygulamamızı İndirin